
Diyarbakır’ın Urfa Kapı semtinde, asırlardır Sarı Saltuk adıyla anılan küçük bir türbe bulunuyor. Halkın hafızasında bir savaşçı dervişin mezarı olarak yaşayan bu yapının geçmişi araştırıldığında, birbirinden yüzyıllarca uzakta yaşamış iki isim, Osmanlı arşivlerinde unutulmuş kayıtlar ve ortadan kaybolan eski bir Süryani kilisesiyle karşılaşılıyor. Üstelik tarihî belgeler, mezarda kimin yattığı sorusunu cevaplamaktan çok, yeni soruların kapısını aralıyor.
Urfa Kapı’da kimliği unutulan mezar
Diyarbakır’ın eski şehir kapılarının her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Kimileri savaşların, kimileri kervanların, kimileri de artık adı hatırlanmayan insanların izlerini taşır. Urfa Kapı ise bütün bunların yanında, kimliği yüzyıllardır tartışılan bir mezara da ev sahipliği yapar.
Melik Ahmet Paşa Caddesi’nin başlangıcında, surların yakınında bulunan sekiz köşeli türbeyi Diyarbakırlılar Sarı Saltuk adıyla tanır. Siyah bazalt taşları arasında yükselen bu küçük yapının geçmişi, dışarıdan görüldüğünden çok daha karmaşıktır.
Burada yatan kişinin, Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafyada adı bilinen Sarı Saltuk olduğuna inanılır. Anlatılara göre uzak diyarlara giden, savaşlara katılan, olağanüstü olaylara karışan bu derviş, Diyarbakır’da şehit olmuş ve bulunduğu yere defnedilmiştir.
Ancak bu hikâyenin ne zaman ortaya çıktığı bilinmiyor. Sarı Saltuk’un Diyarbakır’da öldüğünü gösteren, yaşadığı dönemden kalma güvenilir bir belge de bulunmuyor.
Türbenin tarihi üzerine yapılan araştırmalarda ise başka bir isim öne çıkıyor: Sarı Sadık.
İlk bakışta yalnızca iki ismin benzerliğinden kaynaklanan bir karışıklık gibi görünen mesele, eski kayıtlar incelendikçe derinleşiyor. Çünkü Sarı Saltuk ile Sarı Sadık arasında yaklaşık iki buçuk asırlık bir zaman farkı var.
Birinin hayatı 13. yüzyılın Anadolu ve Balkanlar’ına, diğerininki 16. yüzyılın Diyarbakır’ına uzanıyor.
Öyleyse bu iki isim nasıl aynı mezarda buluştu?
Sarı Saltuk: Tarihin mi, efsanenin mi kahramanı?
Sarı Saltuk hakkında bildiklerimizin önemli bir bölümü, ölümünden uzun yıllar sonra kaleme alınan menkıbelere dayanır. Onun hayatını anlatan hikâyelerde tarihî olaylarla olağanüstü hadiseler birbirinden kolayca ayrılamaz.
- yüzyılda yaşamış olduğu kabul edilen Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli’deki Türkmen toplulukları arasında etkili bir gazi-derviş olarak tanınır. Asıl adının Şerif Hızır olduğu, soyunun Hz. Ali’ye dayandığı ve Türkistan’dan geldiği yönünde çeşitli rivayetler bulunur. Ne var ki bunların tamamı tarihî belgelerle doğrulanmış değildir.
Sarı Saltuk’un yaşadığı dönem, Anadolu’nun büyük karışıklıklara sahne olduğu yıllardır.
Moğol istilalarının yol açtığı siyasi ve toplumsal sarsıntılar, Türkmen topluluklarını yeni yurtlar aramaya yöneltirken Anadolu Selçuklu Devleti de eski gücünü kaybetmeye başlamıştı.
Bu dönemde Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus’un Bizans’a sığınması ve beraberindeki Türkmenlerin Karadeniz’in batı kıyılarına yerleşmesi, Sarı Saltuk’un hayatıyla ilişkilendirilen önemli olaylardan biridir.
Yazıcıoğlu Ali’nin aktardığı geleneğe göre Sarı Saltuk, Dobruca bölgesine yerleşen Türkmenlerin önderleri arasında bulunuyordu.
Bununla birlikte Sarı Saltuk’un 1260′lı yıllardan önceki hayatı büyük ölçüde belirsizdir. Onu tarih sahnesinde daha belirgin hâle getiren bilgiler, Dobruca ve çevresindeki faaliyetlerine ilişkindir.
Ölümünün 1297 veya 1298 yılında gerçekleştiği kabul edilir. Bu tarih, 1315 yılında eserini kaleme alan İbn Serrâc’ın aktardığı erken bilgilerle de örtüşür.
İbn Serrâc’ın anlatımında Sarı Saltuk, Dobruca’da yaşamış ve ölümünden sonra inzivaya çekildiği dağın yakınlarına gömülmüştür. Daha sonra burada oluşan ziyaret geleneği, Babadağ’ın Sarı Saltuk’la özdeşleşmesinde etkili olmuştur.
Fakat Sarı Saltuk’u yalnızca yaşadığı yıllarla sınırlamak mümkün değildir.
Çünkü onun asıl uzun yolculuğu ölümünden sonra başlamıştır.
Yedi tabutun sırrı: Bir insanın kaç mezarı olabilir?
Sarı Saltuk hakkındaki en eski ve en şaşırtıcı rivayetlerden biri, ölümünden sonra bedeninin nereye gömüldüğüyle ilgilidir.
Anlatıya göre Sarı Saltuk, ölümünden önce birden fazla tabut hazırlanmasını istemiştir. Bazı menkıbelerde yedi, bazılarında on iki tabuttan söz edilir.
Tabutların farklı ülkelere gönderildiği, böylece gerçek mezarın hangisi olduğunun anlaşılamadığı anlatılır.
Rivayetin bir biçiminde bunun nedeni, düşmanlarının bedenine zarar vermesini önlemektir. Bir başka anlatıda ise farklı hükümdarlar ve topluluklar, Sarı Saltuk’un kendi topraklarında gömülmesini istemektedir.
Hikâyenin dikkat çekici yanı, yalnızca halk arasında anlatılması değildir.
Sarı Saltuk’un ölümünden yaklaşık on sekiz yıl sonra, 1315′te yazılan Tüffâhu’l-Ervâh adlı eserde de onun mezarının gizlenmesiyle ilgili bir anlatı bulunur. Bu erken kaynakta, Hristiyan bir hükümdarın Sarı Saltuk’un bedenini siyasi amaçlarla kullanmasını engellemek için cesedinin başka mezarlara taşındığı aktarılır.
Sonraki yüzyıllarda hikâye genişler, tabutların sayısı artar, olağanüstü ayrıntılar çoğalır.
- yüzyılda Ebülhayr-i Rûmî tarafından derlenen Saltuknâme ise Sarı Saltuk’u çok daha geniş bir destan dünyasının merkezine yerleştirir.
Bu eserin ortaya çıkışında Osmanlı şehzadesi Cem Sultan’ın önemli bir rolü vardır. Cem Sultan’ın isteğiyle derlenen anlatılar, Sarı Saltuk’un savaşlarını, seyahatlerini, kerametlerini ve ölümünden sonra onun adına yaşatılan hatıraları bir araya getirir.
Ancak Saltuknâme bir mezar tespit tutanağı değildir. Farklı dönemlere ait hadiseleri ve başka kahramanların hikâyelerini de içine alan bir menkıbe derlemesidir.
Nitekim Sarı Saltuk’un adına bugün Romanya’nın Babadağ kasabasında, Bosna-Hersek’in Blagay bölgesinde, Kuzey Makedonya’nın Ohri kentinde, Arnavutluk’ta, Tunceli’nin Hozat ilçesinde, İznik’te ve Diyarbakır’da çeşitli türbe ve makamlar bulunmaktadır.
Bu kadar çok yerde aynı kişiye ait mezarın bulunması, tabut rivayetinin halk hafızasında neden güçlü biçimde yaşadığını açıklamaktadır.
Fakat bir kişinin birden fazla yerde anılması, bedeninin bütün bu yerlere gömüldüğü anlamına gelmez.
Tasavvuf geleneğinde bir ermişin hatırasını yaşatmak için oluşturulan makam ile gerçek mezar birbirinden farklıdır.
Diyarbakır’daki türbe de bu makamlardan biri olabilir.
Yine de bu açıklama, Urfa Kapı’daki mezarın kime ait olduğu sorusunu bütünüyle çözmüyor.
Çünkü burada Sarı Saltuk’tan başka birinin izleri bulunuyor.
Sarı Sadık kimdi? Diyarbakır’dan çıkan bir Gülşenî dervişi
Urfa Kapı’daki türbenin gerçek sahibi olarak adı geçen Şeyh Sadık Ali, Sarı Saltuk’tan çok daha sonraki bir dönemde yaşamıştır.
Kaynaklarda Diyarbakırlı, varlıklı bir tüccar ailesine mensup ve Gülşeniyye tarikatıyla ilişkili bir dinî şahsiyet olarak tanıtılır.
Hayatının önemli bir bölümü, tarikatın kurucusu İbrahim Gülşenî ile olan yakınlığı etrafında anlatılır.
İbrahim Gülşenî, Akkoyunluların siyasi ve kültürel hayatında etkili olmuş, daha sonra Mısır’a yerleşerek Gülşeniyye geleneğinin yayılmasında önemli rol oynamış bir mutasavvıftır.
Diyarbakır, Gülşenî’nin yetiştiği ve düşüncelerinin şekillendiği başlıca merkezlerden biriydi. Bu nedenle onun çevresinde oluşan dinî toplulukların şehirde uzun yıllar varlık göstermesi şaşırtıcı değildir.
Şeyh Sadık Ali’nin de İbrahim Gülşenî’ye bağlandığı ve zamanla onun halifelerinden biri olduğu aktarılır.
Bazı anlatılarda, Sadık Ali’nin babasının da tarikata katıldığı ve ailenin mal varlığının bir kısmını Gülşeniyye Tekkesine bağışladığı belirtilir.
Bu biyografik ayrıntıların hepsini doğrulayan çağdaş belgeler elimizde bulunmasa da, kişinin 16. yüzyıl Diyarbakır’ındaki Gülşenî çevresiyle ilişkilendirilmesi tarih araştırmalarında karşılık bulmaktadır.
Ölüm tarihi genellikle Hicrî 961 olarak verilir. Bu tarih Miladî 1553-1554 yıllarına denk gelir.
Böylece iki kişi arasındaki büyük zaman farkı daha açık hâle gelir.
Sarı Saltuk’un 13. yüzyıl sonunda öldüğü kabul edilirken Sarı Sadık, 16. yüzyılın ortalarında yaşamını yitirmiştir.
Bu durumda onların aynı insan olması mümkün değildir.
Fakat asıl dikkat çekici nokta, Osmanlı kayıtlarının meseleyi yalnızca Sarı Sadık adıyla açıklamamasıdır.
Osmanlı’nın eski defterlerinde üçüncü bir isim
Urfa Kapı’daki türbeye ilişkin en önemli ipuçlarından biri, 19. yüzyılın sonlarında yayımlanan Diyarbakır salnamelerinde saklıdır.
Salnameler, Osmanlı şehirlerinin idari, ekonomik ve toplumsal durumunu gösteren yıllıklardı. Şehirdeki önemli dinî kişiler, zaviyeler ve vakıflar da zaman zaman bu kayıtların içinde yer alırdı.
1898, 1899 ve 1900 yıllarına ait Diyarbakır salnamelerinde, Gülşenî Zaviyesi’nde gömülü olan şahsiyetten Sarı Saltah-ı Gülşenî adıyla söz edilir.
Buradaki isim özellikle önemlidir.
Çünkü halk arasında Sarı Saltuk olarak bilinen türbenin eski kayıtlarda doğrudan Sarı Sadık adıyla değil, ona oldukça benzeyen Sarı Saltah adıyla anıldığı görülmektedir.
Diyarbakır türbelerini inceleyen İrfan Yıldız, bu kayıtları Sarı Sadık ve Gülşeniyye çevresiyle ilişkilendirir. Araştırmasında, türbenin aslî adının Sarı Saltık olabileceği yönündeki değerlendirmeye de yer verir.
Bu durum, isimlerin birbirine karışmasının basit bir telaffuz değişikliğinden ibaret olmayabileceğini düşündürmektedir.
Acaba Sarı Saltah, Sarı Sadık’ın başka bir adı mıydı?
Yoksa Gülşeniyye çevresinde yaşamış ve zamanla meşhur Sarı Saltuk’la özdeşleştirilmiş başka bir şahsiyet miydi?
Osmanlı salnamelerindeki ifadeler, bu soruların kesin cevabını vermiyor.
Ama en azından bir gerçeği ortaya koyuyor: Urfa Kapı’daki mezarın kimliği, günümüzde anlatılan hikâyelerden çok daha eski bir dönemde de farklı isimlerle anılıyordu.
1527 yılına uzanan başka bir iz: Hacı Ali Halife
Türbenin geçmişini araştırırken karşılaşılan isimler Sarı Saltuk, Sarı Sadık ve Sarı Saltah ile sınırlı değil.
Vakıf kayıtları bu kez Gülşenî Hacı Ali Halife adını karşımıza çıkarıyor.
Diyarbakır Valiliği’nin Medeniyetler Mirası Diyarbakır Mimarisi adlı çalışmasında yayımlanan araştırmaya göre Gülşenî Hacı Ali Halife Vakfı’nın 1527 tarihli bir kaydı bulunmaktadır.
Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivindeki 605 numaralı defterin 99. sayfasında, 120. sırada bulunan bu kayıt, Gülşenî çevresinin Urfa Kapı’daki geçmişini takip etmek bakımından önemlidir.
Bölgedeki yapılar hakkında yapılan araştırmalarda, Gülşenî Tekkesi ile yakınında bulunan Kara Cami’nin zaman zaman birbirine karıştırıldığı da belirtilir.
Kara Cami, 1926 yılında yol açılması sırasında yıkılmıştır. Gülşenî Tekkesiyle ilişkilendirilen türbe ve mescit ise ayakta kalmıştır.
1975-1976 yıllarında onarılan bu yapılar, geçmişte aynı çevrede bulunan dinî kurumların günümüze ulaşabilen izleridir.
Ancak Hacı Ali Halife’nin kimliği konusunda da kesin bir uzlaşma yoktur.
Bazı araştırmalarda onun türbede gömülü olduğu belirtilirken başka yayınlarda mezarın Şeyh Sadık Ali’ye ait olduğu savunulur.
Bu iki ismin aynı kişiye ait olup olmadığı veya farklı kişilerin zaman içinde aynı yapı ile ilişkilendirilip ilişkilendirilmediği açık değildir.
Üstelik 1527 tarihli vakıf kaydı, tek başına bugün gördüğümüz türbenin o yıl inşa edildiğini kanıtlamaz.
Vakıf kurumunun kuruluş tarihiyle mevcut yapının inşa tarihi aynı olmak zorunda değildir.
Dolayısıyla Urfa Kapı’daki türbenin geçmişinde, yalnızca bir mezarın değil, zaman içinde değişen bir tekke çevresinin de bulunduğu anlaşılmaktadır.
Fakat bu yerin tarihi belki de Gülşenîlerden çok daha eskiye uzanıyordur.
Kaybolan Süryani kilisesi: Mar Zuoro’nun izi
Diyarbakır’ın geçmişi araştırılırken en fazla dikkat gerektiren konulardan biri, bugün ayakta olmayan dinî yapıların yerlerinin belirlenmesidir.
Çünkü şehir, farklı dönemlerde aynı sokaklarda yaşayan ve birbirinden farklı inanç geleneklerine mensup toplulukların izlerini taşır.
Urfa Kapı çevresinde de böyle bir tarihî ihtimal bulunmaktadır.
Eski Süryani kiliseleri üzerine yapılan araştırmalarda Mar Zuoro, Mar Zı’uro veya Mar Zhuro adıyla anılan bir kiliseden söz edilir.
Bu kilisenin Urfa Kapı yakınlarında, Anzele yahut Ayn-i Zeura adıyla bilinen su kaynağının bulunduğu bölgede yer aldığı belirtilmektedir.
Canan Parla’nın Diyarbakır’ın tarihî dokusunu inceleyen çalışmasında, Mar Zuoro Kilisesi’nin 544 yılında Ayn-i Zeura civarında inşa edildiğine ilişkin bilgiler aktarılır.
Başka çalışmalarda ise yapının daha erken bir döneme tarihlendirildiği görülür.
Burada özellikle önemli olan, kilisenin tarihinden çok konumudur.
Diyarbakır’ın kaybolmuş kiliselerini ele alan bazı envanterlerde Mar Zı’uro Kilisesi’nin yeri, bugün Sarı Saltuk kümbetinin bulunduğu alanla ilişkilendirilmiştir.
Bu bilgi, türbenin bulunduğu çevrede çok daha eski bir Hristiyan ibadet yerinin bulunmuş olabileceğini düşündürmektedir.
Süryani tarihine dair bazı anlatımlarda, kilisenin Artuklular döneminde farklı bir dinî işleve dönüştürüldüğü ve sonraki yüzyıllarda Sarı Sadık veya Sarı Saltuk adıyla anıldığı da ileri sürülmektedir.
Ne var ki bu iddia henüz kesin biçimde doğrulanmış değildir.
Bugünkü türbenin doğrudan eski kilisenin temelleri üzerinde yükseldiğini gösteren yayımlanmış, kapsamlı bir yapı arkeolojisi araştırmasına rastlanmamaktadır.
Ayrıca mevcut türbenin mimari özellikleri 16. yüzyılı işaret ederken Artukluların Diyarbakır’daki hâkimiyeti daha eski bir döneme aittir.
Bu nedenle, bir kilisenin doğrudan bugünkü türbeye dönüştürüldüğünü söylemek tarihî verilerin izin verdiğinden daha ileri bir iddia olur.
Bununla birlikte eski kilise kayıtları göz ardı edilemez.
Çünkü Mar Zuoro’nun adı ve Urfa Kapı çevresiyle kurulan bağlantı, buranın geçmişine ilişkin araştırmanın yalnızca Osmanlı döneminden başlatılamayacağını gösteriyor.
Bir mezarın altında eski bir kilise bulunup bulunmadığı henüz bilinmiyor.
Fakat aynı yerde veya hemen yakınında, birbirinden farklı dönemlere ait dinî hatıraların yaşadığı ihtimali, Urfa Kapı’nın tarihini daha da ilginç kılıyor.
Taşların dili: Türbenin mimarisi hangi dönemi gösteriyor?
Urfa Kapı’daki yapı, Diyarbakır’ın geleneksel taş işçiliğini yansıtan sekizgen bir türbedir.
Duvarlarında siyah bazalt, kemerlerinde ve süsleme bölümlerinde beyaz kalker kullanılmıştır. Böylece şehrin birçok tarihî yapısında görülen iki renkli mimari düzen burada da kendini gösterir.
İç mekânı kubbeyle örtülü olan türbenin dışarıdan görülen üst bölümü piramidal biçimdedir.
Gövdeyi çevreleyen yazı kuşakları, geometrik süslemeler ve taş işçiliği, yapının yalnızca bir mezarı korumak amacıyla değil, dönemin estetik anlayışını yansıtacak biçimde düzenlendiğini düşündürür.
Araştırmacı İrfan Yıldız, türbenin mimari özelliklerinden hareketle yapının 16. yüzyıl ortalarında inşa edilmiş olabileceği görüşündedir.
Bu tarihlendirme, Gülşeniyye çevresi ve Şeyh Sadık Ali’nin yaşadığı dönemle uyumludur.
Fakat türbenin kesin yapım tarihini bildiren güvenilir bir kuruluş kitabesi bulunmadığından, mimari özelliklerden hareketle yapılan tarihlendirmeyi kesin belgeyle aynı düzeyde değerlendirmek mümkün değildir.
Üstelik 1970′li yıllardaki onarımların, yapının hangi bölümlerine ne ölçüde müdahale ettiğinin ayrıntılı biçimde incelenmesi de önemlidir.
Türbe içindeki taş süslemelerin, yazıların ve yapı malzemelerinin yeniden değerlendirilmesi, geçmişte yapılan müdahalelerle özgün mimari unsurların ayırt edilmesine yardımcı olabilir.
Bir yapının taşları bazen yazılı kaynaklardan daha eski izler taşır.
Ancak taşların ne anlattığını anlayabilmek için onların hangi döneme ait olduğunu da bilmek gerekir.
Aynı türbe, farklı inançlar ve değişen hatıralar
Sarı Saltuk’un tarihini ilginç kılan yalnızca hakkında anlatılan olağanüstü olaylar değildir.
Onun adı, farklı dinî toplulukların ortak ziyaret geleneklerinde de karşımıza çıkar.
Balkanlar’da bazı Hristiyan azizleriyle Sarı Saltuk’un hatırası aynı mekânlarda birleşmiştir.
Bunun dikkat çekici örneklerinden biri Ohri’deki Aziz Naum Manastırı çevresinde görülür. Buradaki ziyaret geleneğinde Hristiyanlar mekânı kendi azizlerinin hatırasıyla ilişkilendirirken, Müslümanlar Sarı Saltuk’la bağlantı kurmuştur.
Benzer biçimde Anadolu’da da Sarı Saltuk, farklı tasavvuf gelenekleri içerisinde benimsenmiştir.
Sünnî, Alevî ve Bektaşî topluluklarının anlatılarında onun değişik yönleri öne çıkar.
Bu çeşitlilik, Sarı Saltuk’un tarihî kişiliğinin zaman içinde ne kadar geniş bir inanç dünyasına yayıldığını gösterir.
Diyarbakır’daki türbenin de bu geniş hatıra dünyası içerisinde değerlendirilmesi mümkündür.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir ayrım vardır.
Bir mekânın Sarı Saltuk adıyla anılması, onun gerçekten orada yaşadığını veya oraya gömüldüğünü kanıtlamaz.
Halkın bir yere verdiği isim, bazen orada yaşamış kişinin biyografisinden daha uzun ömürlü olabilir.
Zaman içinde türbenin ilk sahibinin kimliği unutulabilir, başka bir dinî şahsiyetin adı öne çıkabilir. Eski yapıların çevresinde anlatılan hikâyeler yeni anlamlar kazanabilir.
Urfa Kapı’da karşılaştığımız durum da böyle bir tarihî değişimin sonucu olabilir.
Ancak bunun tam olarak ne zaman ve nasıl gerçekleştiği henüz bilinmemektedir.
Sarı Saltuk Diyarbakır’a hiç gelmedi mi?
Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değil.
Sarı Saltuk’un Anadolu’nun farklı bölgelerinde bulunduğuna ilişkin menkıbeler vardır. Saltuknâme onun yolculuklarını oldukça geniş bir coğrafyaya yayar.
Fakat Diyarbakır’a geldiğini ve burada bir savaşa katılarak öldüğünü gösteren güvenilir, çağdaş bir tarihî belge bulunmamaktadır.
Özellikle ölümüne ilişkin erken kaynakların Dobruca ve Babadağ çevresini işaret etmesi, Diyarbakır’da gömülü olduğu iddiasını zayıflatır.
Bununla birlikte Sarı Saltuk’un hayattayken Diyarbakır’dan geçmiş olabileceği ihtimaliyle, burada öldüğü iddiası birbirinden farklıdır.
İlkini bütünüyle dışlamak için yeterli bilgi yoktur. İkincisini doğrulamak içinse gerekli tarihî kanıtlar bulunmamaktadır.
Diyarbakır’daki şehadet anlatısı, şimdilik halk rivayeti niteliğindedir.
Böyle bir rivayetin varlığı başlı başına tarih araştırmasının konusudur. Çünkü insanların bir kişiyi neden belirli bir şehirle ilişkilendirdiğini anlamak, bazen o kişinin gerçekten orada bulunup bulunmadığını öğrenmek kadar önemlidir.
Sarı Saltuk’un adı, Diyarbakır’da bir mezarın kimliğini belirlemekten daha fazlasını yapmış; o mezarın etrafında yüzyıllarca yaşayacak bir hatıra oluşturmuştur.
Urfa Kapı’nın cevaplanmamış soruları
Bugün elimizde birbirine temas eden, ancak tam olarak birleşmeyen birkaç tarihî kayıt bulunuyor.
- yüzyıl kaynaklarıyla ilişkilendirilebilen Sarı Saltuk’un hayatı ağırlıklı olarak Dobruca ve Balkanlar’da geçiyor.
- yüzyıl Diyarbakır’ında Şeyh Sadık Ali ve Gülşeniyye çevresi karşımıza çıkıyor.
1527 tarihli vakıf kaydında Hacı Ali Halife adı yer alıyor.
- yüzyılın sonundaki Osmanlı salnameleri ise Sarı Saltah-ı Gülşenî adını taşıyan bir şahsiyetin Gülşenî Zaviyesi’nde gömülü olduğunu bildiriyor.
Bütün bunlara Urfa Kapı çevresinde bulunduğu belirtilen Mar Zuoro Kilisesi’nin kaybolmuş izleri de ekleniyor.
Her biri farklı bir zamana ait.
Her biri aynı çevrenin tarihine ilişkin önemli bir ayrıntı taşıyor.
Fakat hiçbiri tek başına bütün hikâyeyi açıklamıyor.
Türbede yatan kişinin kimliğini kesin olarak belirleyebilmek için vakıf defterlerinin, eski salnamelerin, türbe kitabelerinin ve Gülşeniyye’ye ait biyografik kaynakların birlikte incelenmesi gerekiyor.
Özellikle Sarı Sadık, Sarı Saltah ve Hacı Ali Halife adlarının ayrı kişiler mi, yoksa aynı şahsın farklı biçimlerde kaydedilmiş isimleri mi olduğunun açıklığa kavuşturulması önem taşıyor.
Mar Zuoro Kilisesi’ne ilişkin kayıtların tarihî şehir planları ve mimari verilerle karşılaştırılması ise bu alanın Osmanlı öncesindeki geçmişini aydınlatabilir.
Burada henüz ortaya çıkarılmamış bir belge, bugün kabul edilen görüşlerden birini değiştirebilir.
Belki de yıllardır göz önünde duran bir kitabenin yeniden okunması, mezarın sahibine ilişkin tartışmaya beklenmedik bir yön verebilir.
Bir mezarın adını kim yaşatır?
Urfa Kapı’daki türbenin geçmişine ilişkin elde bulunan bilgiler, 13. yüzyılda yaşamış meşhur Sarı Saltuk’un burada gömülü olduğunu doğrulamıyor.
Yapının mimarisi, Gülşeniyye geleneğiyle olan ilişkisi ve Osmanlı kayıtları, türbenin 16. yüzyıl Diyarbakır’ıyla daha yakın bir bağ taşıdığını düşündürüyor.
Bununla birlikte mezarın sahibini kesin olarak Şeyh Sadık Ali diye belirlemek de bütün tarihî sorunları çözmüyor. Çünkü başka kaynaklarda Hacı Ali Halife ve Sarı Saltah-ı Gülşenî adları bulunuyor.
Tarih araştırmalarında bazen en zor soru, bir insanın nerede öldüğü değil, ölümünden sonra adının nasıl yaşadığıdır.
Sarı Saltuk’un hikâyesi bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir. Balkanlar’da, Anadolu’da ve farklı inanç toplulukları arasında kendisine atfedilen makamlar, onun hatırasının yaşadığı coğrafyanın genişliğini gösterir.
Diyarbakır’daki küçük türbe ise bu hikâyenin henüz çözülememiş parçalarından biridir.
Kim bilir, belki burada gerçekten Sarı Sadık diye tanınan bir Gülşenî şeyhi yatıyor. Belki de zamanla birbirine karışan isimler, bugün kimliği belirlenemeyen başka bir dinî şahsiyeti gözden saklıyor.
Şimdilik kesin olan, türbenin yüzyıllardır ayakta bulunduğu ve Sarı Saltuk adının Diyarbakır’ın hafızasında yaşamaya devam ettiğidir.
Urfa Kapı’nın önünden geçen insanlar değişti. Devletler, diller, inanç gelenekleri ve sokakların görünümü değişti. Şehir büyüdü, eski yapıların bir kısmı yıkıldı, bazı isimler unutuldu.
Fakat küçük türbe yerinde kaldı.
Üzerine anlatılan hikâyeler çoğaldıkça mezarın gerçek sahibinin kimliği daha da belirsizleşti.
Bugün orada yalnızca bir insanın mezarı değil, Diyarbakır’ın henüz bütün ayrıntılarıyla okunamamış geçmişi de duruyor.
Ve belki Urfa Kapı’daki asıl sır, burada kimin yattığından çok, kimin adının unutulduğudur.
—
Kaynakça ve araştırma notları
1. İrfan Yıldız — Diyarbakır Türbeleri (2011). Sarı Saltık/Sarı Sadık Türbesi’nin mimari özellikleri, Şeyh Sadık Ali bağlantısı ve Diyarbakır salnamelerindeki kayıtlar üzerine akademik inceleme.
https://isamveri.org/pdfdrg/D207446/2011/2011_YILDIZI.pdf
2. Machiel Kiel — Sarı Saltuk, TDV İslâm Ansiklopedisi. Sarı Saltuk’un tarihî kişiliği, Dobruca’daki faaliyetleri, erken kaynaklar, ölüm tarihi ve farklı coğrafyalardaki makamları üzerine araştırma.
https://islamansiklopedisi.org.tr/sari-saltuk
3. Ebülhayr-i Rûmî — Saltuknâme. Cem Sultan’ın isteğiyle 15. yüzyılda derlenen Sarı Saltuk menkıbelerinin temel eseri. Tarihî biyografi olarak değil, dönemin sözlü ve yazılı anlatı geleneğini yansıtan kaynak olarak değerlendirilmiştir.
https://islamansiklopedisi.org.tr/ebulhayr-i-rumi
4. Diyarbakır Valiliği — Medeniyetler Mirası Diyarbakır Mimarisi. Gülşenî Hacı Ali Halife Vakfı’nın 1527 tarihli kaydı, Urfa Kapı’daki dinî yapılar ve onarım geçmişi hakkında bilgiler.
https://makale.isam.org.tr/bitstreams/67d0029a-383a-4bfe-bcc3-d8ab278cb20a/download
5. Canan Parla — Surları ve Türk Dönemi Dokusuyla Diyarbakır Kenti. Diyarbakır’ın tarihî kent dokusu ve Mar Zuoro Kilisesi’nin Urfa Kapı yakınlarında aranması gerektiğine ilişkin akademik değerlendirmeler.
https://ayk.gov.tr/wp-content/uploads/2015/01/PARLA-Canan-SURLARI-VE-T%C3%9CRK-D%C3%96NEM%C4%B0-DOKUSUYLA-D%C4%B0YARBAKIR-KENT%C4%B0.pdf
6. Diyarbakır’ın Manevi Envanteri. Sarı Saltah-ı Gülşenî hakkında aktarılan salname kaydı ve Hacı Ali Halife’ye ilişkin farklı görüşler.
https://isamveri.org/pdfdrg/D236295/2013/2013_HASPOLATK2.pdf
Araştırma notu: Makaledeki tarihî şahsiyetlerin kimlikleri, ölüm tarihleri ve yapıların geçmişleri hakkında kaynaklar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar kesin hükümlere dönüştürülmeden ele alınmış; rivayetler, tarihî kayıtlar ve araştırmacı yorumları birbirinden ayrılmıştır.